Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın birinde, adaletin gölgesinin bile satıldığı bir ülkede, gençler umudu taşımaya devam edermiş. Onlar, Kül Kedisi’nin kayıp pabucu gibi, bir dilek ağacının dallarına asılmış hayalleri temsil ederlermiş.
Masallar hep böyle başlar: "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde..." Ama bu seferki masalda devler, ormanın en güçlüleri değil, adaleti gasp edenlermiş. Kül Kedisi’nin prensi ise, halkın ta kendisiymiş.
O gençler, ellerinde anayasanın sayfaları, yüreklerinde eşitlik hayaliyle yola çıkmışlar. Ama devlerin bekçileri, onları biber gazı bulutlarıyla, jop darbeleriyle karşılamış. Koşarken düşen her ayakkabı, bir dilekmiş aslında: "Biz gidemezsek, düşlerimiz yürüsün!"
***
Kül Kedisi’nin camdan ayakkabısı, prensin elinde bir umut işaretiymiş.
Ama bu masalda ayakkabılar, polis barikatlarına bağlanmış, içlerinde koşan gençlerin nefesi, özgürlük haykırışları kalmış. Onlar, adaletin peşinden giderken, karanlığın zindanlarına atılmışlar. Ayakkabıları ise, tıpkı bir dilek ağacına bağlanan çaputlar gibi, geride kalanların yüreğine düşen birer sızıymış.
Masallarda prens, Kül Kedisi’ni bulurmuş. Peki ya gerçek hayatta?
Gençlerin ayakkabıları, orantısız gücün çamurunda kaybolurken, adaletin prensleri neredeymiş? Hani her masalın bir sonu varmış ya? Bu masalın sonu, zindanlarda tutsak edilen hayaller mi olacakmış?
O ayakkabılar, bir gün geri alınacak.
Tıpkı Kül Kedisi’nin kaybettiği cam terliği gibi, bir gün sahibine kavuşacak. Çünkü her masal, bir direnişle başlar.
Ve her direniş, bir gün zaferle sonuçlanır.
Gençlerin ayakkabıları, şimdi birer sembol. Tıpkı masallardaki gibi, bir gün onlar da hikâyelerini anlatacak: "Bir zamanlar, adaletin peşinde koşarken ayakkabılarını kaybedenler vardı. Ama sonunda, pes etmeyip yürüyenler, kazanandı."
Belki de gerçek masal şimdi başlıyor…
"Dilek ağacına astığımız her dilek şimdi gerçek olacak!".
***
"Annemin gözyaşları, bağcıklarımda saklı" diyecek her tutsak genç, "Bir gün bu bağlar çözülecek!"
Ve o gün geldiğinde, tarih yazacak: "Bu ülkede bir masal yaşandı... Annelerin gözyaşları, evlatlarının ayaklarındaki bağlarında saklıydı. Ama bir sabah, o bağlar çözüldü ve tüm tutsaklar özgürlüğe koştu..."
Çünkü hiçbir zincir, bir annenin duasından daha güçlü değildir.