Yine bir haftayı geride bıraktık. Yeni gündemlerle değil kaldığımız yerden devam edeceğiz yeni haftaya.

‘Anayasa'nın 138. maddesinde, "Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler" denilerek yargıçların bağımsızlığı ilkesi kabul edilmiş ve böylece, yasama yetkisinin, yargıçların bağımsızlığına aykırı biçimde kullanılması önlenerek, yargıçların bağımsızlığı yasa koyucuya karşı da korunmuştur.  Anayasa'da bununla da yetinilmeyerek yargıçların bağımsızlığını korumak için 139. maddede "hakim teminatı" kabul edilmiştir. Anayasa'nın 139. ve 140. maddelerinde, yargıç ve savcıların özlük haklarına ilişkin yasalarda yer alması gereken ilkeler gösterilmiş ve yasama organının bu ilkelere aykırı düzenlemeler yapması önlenmiştir. Bu kurallarla yargıçların, maddi, manevi kuşkulardan ve her türlü etkiden uzak tutulup, Anayasa'ya, yasalara ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar vermeleri sağlanmak istenilmiştir. Anayasa'nın 140. maddesinin üçüncü fıkrasında, yargıç ve savcıların nitelikleri, atanmaları, haklan, ödevleri ile diğer özlük işlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi esaslarına göre yasa ile düzenleneceği öngörülmüştür.’

Yukarıdaki paragrafı TBMM.GOV.TR sitesinden aldım. (Siteden aldığım yazı yüzünden gözaltına alınmayacağımı umut ederek devam edeyim). Hani en güvenebileceğimiz kaynakça olduğunu düşünüyorum. Hepimiz dünyaya geliş tarihimizden sonraki süreçlere şahit olabildik. Öncesini tarih kitaplarından anneannelerinden öğrenen kişiler olarak, kendi adıma söylemem gerekirse böylesi karanlık bir döneme hiç denk gelmedim. Yaşı ile yaşanmışlıkları denk düşenlerin hatırlayabileceği yakın bir tarihte türbanlı öğrencilerin okullara alınmadığı, geleceklerini göremedikleri dönemlerde bugünün marjinal diye nitelendirilen siyasi partileri, dernekleri, stk’ları türbanlı öğrencilerle birlikte omuz omuza yine sokakta ve yine olmamız gereken yerde yerimizi almıştık.

Daha ilginçtir ki bugün marjinal grup diye nitelendirilen, ‘gaz yediler ama, tutuklandılar ama, toma su sıktı ama’ diye kelimelerle başlayan cümleler kurulan o marjinal gruplar, zamanında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan halkı sınıf, ırk, din, mezhep bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği gerekçesiyle okuduğu şiirden kaynaklı hapis cezası aldığı zamanda yine sokakta yine olması gereken yerdeydi.

Bugün sokaklarda sağ sol umrunda olmadan kendi özgürlük alanlarına sahip çıkmaya çalışan gençlerin bir bir fişlendiği ya da içlerinden cımbızla çeker gibi çekip bir kaçını üst üst üste koyup örülmeye çalışılan korku duvarları dün de işe yaramadı, bugünde işe yaramayacaktır. Güçlü olan ve başta olan her parti kendi korku zindanlarına hapsettiği gençleri, gazetecileri, işçileri, avukatları, siyasetçileri, öğrencileri, öğretmenleri o dönemde haksızlık karşısında susturmayı denedi ve başaramadı, bugünde başaramayacak.

Ne kötüdür ki ne sağ merkez parti ne ana muhalefet partisi, hiçbiri eleştirdiği şeyleri kendisi yapmaktan hiçbir zaman çekinmedi sanırım çekinmeyecek de. Geçtiğimiz günlerde boykotlara destek olmak adına paylaşım yapan Aybüke Pusat, Aybüke Pusat’a destek paylaşımı yapan Furkan  Andıç, Boran Kuzum, Başak Gümülcinoğlu…Bir çok sanatçı ya işini kaybetti ya işini kaybetmek üzere ya linçlendi ya linçlenmek üzere ya gözaltına alındı ya da alınmak üzere. Bu kısım kendini güçlü gören siyasi partilerle alakalı olan kısım. Bu arada mutlaka belirtmek gerekir belediye başkanlığı hangi partiye aitse o belediye karşı fikre sahip olan sanatçısına, öğrencisine, halkına, otuna, b…. aynı davranmaya devam ediyor, böyle giderse edecek de.

Bizi bölebilecekleri en keskin en naif yerlerimizden bölüp,  parçalayıp hepsi kendi düzenine devam edecek. Bizler kendi üzülenimizle üzülmeyi bile başaramayacak kadar bölünmüşlüğümüzle kalacağız ülkenin orta göbeğinde.  Bizler bu ülkenin üreteni, ülkeyi var edeni. Seçtiğimiz vekiller partiler yüzünden birbirimizin üstüne çıktık tepiniyoruz. Hani karnımız aç, cebimiz boş, keyfimiz yok, borcumuz çok. Biz en ufak bir eylemde bile birleşemeyen gariban halkın çocukları olarak birbirimizi yemeye devam edelim, bizim oyumuzla seçilen partilerden fırça yiyelim hatta. Biri dur desin, bir diğeri otur. Biz yanımızda bizimle aynı ekonomik koşulda yaşayan öğrenci arkadaşımıza, iş arkadaşımıza, meslektaşımıza, eşimize dostumuza düşelim, düşelim bir daha kalkmayalım. Kalkmayalım ta ki başkalarının zenginliği için siyaset, futbol diye birimize düştüğümüzü görene kadar.

Biz düşelim canım insanlar, biz düşelim ki belki fark ederiz ne için düştüğümüzü. Belli mi olur belki görürüz ‘evde ütü açık mı kalmış bak’ diye aradığımız komşumuzun da bizimle aynı olduğunu. Umuttur işte, belki görürüz biz birbirimizi din, dil, ırk, cinsiyet, memleket diye iterken, linçlerken, kusarken tüm olmazlarımızı birbirimizin üstüne kusan da biziz üstüne kusulanda. Biz nesillerdir yedik yedik bitiremedik kemikten ibaret etten fukara bedenlerimizi. Bizi zaafımızla vuranların varlıklarını saymayı göremeyecek kadar oyduk birbirimiz gözlerini. Birimiz bayrağı soktu göz bebeğimize bir diğeri dini. Biri dil ile bağladı gözümüzü bir diğeri renklerle boyadı. Birimiz Kürt deyip çektik oku, ok gibi kirpiklere, bir diğerimiz gavur deyip oyduk o gözü. Kör olduk canım insanlar. O kadar kör olduk ki, kendi fukaralığımızı geçtim, insanlığımıza hiç değinmeden teğet geçip neye evrildik, nereye doğru gidiyoruz görmüyor, bakmıyor, belki de görmek istemiyoruz.

Milyonlar olduğumuz bir ülkede kum taneleri kadar bile bir araya gelemeyip denizleri böldüğünü iddia eden siyasetçilerin ocağına düştük yanıyoruz.
Dün de siyaset umrunda olmada sokağa çıkan gençler vardı, bugün de sokaktalar. Dün sokağa çıkanlardan kaybettiklerimiz oldu, bugün olmasın umudu ile yazılabilecek son söz…
Ölüyoruz eyyy canım insanlar, biz ölüyoruz…. Yaşayanlar yaşıyor elbet, biz ölüyoruz …
GÖZALTINDA OLAN VE TUTUKLANAN TÜM GENÇLERİMİZİN BİR AN ÖNCE ÖZGÜR KALMASI UMUDU İLE...