Bazı şehirler yalnızca yaşanmaz, hissedilir. İzmir de öyle bir şehir...

Özellikle de gençleriyle. Günlerdir, sokaklarında yankılanan sloganlarla, yaratıcı pankartlarla, umut dolu bakışlarla nefes alıyor. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından Alsancak’tan Cumhuriyet Meydanı’na, Kıbrıs Şehitleri’nden Gündoğdu Meydanı’na uzanan yürüyüşler, sadece bir siyasi tepki değil, bir neslin geleceğine sahip çıkma çabası.

Bu gençler, yalnızca protesto etmiyor; sanatıyla, mizahıyla, cesaretiyle kendini ifade ediyor. Batman kostümleri giyip “Karanlıkla savaşan kahramanlar” mesajı verenler mi dersiniz, ışıklı kostümleriyle gecenin içinde parlayanlar mı? Balkonlardan yükselen düdük sesleri, tencere-tava ritimleri… Ellerinde taşıdıkları pankartlar, kimi zaman esprili, kimi zaman tokat gibi çarpıcı. Fakat içlerinden biri, belki de en sarsıcı olanıydı: Bir aynaya yazılmış tek bir cümle…

“Ne yaptığına bir bak.”

O aynayı, yürüyüş boyunca ellerinde tuttular. Polislere, kalabalığa, seyredenlere… Hatta kendilerine.

Ama coşkunun arasında, insanın yüreğini sıkan anlar da vardı.

Dün akşam Alsancak Devlet Hastanesi önünde gördüğüm bir sahne aklımdan çıkmıyor. Gözaltına alınan gençlerden biri, sağlık kontrolüne getirildiğinde göz göze geldik. O an, zaman durdu. Gözleri içimden geçti. Bir saniyelik bakışa bir ömrün çaresizliği sığdı.

On sekiz yaşında bir genç kız… Uzun saçları omzuna dökülüyor, iri kahverengi gözleri gecenin içinde parlıyordu. Elleri plastik kelepçelerle sıkılmıştı. Hayatının en güzel yıllarında olması gerekirken, yaşanmaması gereken bir şeyi yaşıyordu. Omuzlarında gençlik umudu değil, ağır bir yük vardı. Ama o gözlerde yalnızca korku yoktu. Bir şey daha vardı orada… İnat. Bir gün bu karanlıktan çıkacağına dair sessiz bir direnişin kıvılcımı.

Minibüse binmeden önce son kez etrafına bakındı. Belki ailesini  görmek için, belki bir tanıdık yüz aramak umuduyla. Ama hastane önünde bekleyenler de aynı kaygıyla oradaydı.

“Bizim çocuğumuz da minibüsün içinde mi?” diye soran babalar…

“Lütfen, en azından nerede olduğunu söyleyin” diye yalvaran gözler..

Bir annenin gözyaşı, bir babanın sesi, bir doktorun çaresizliği—bu ülkede ne zamandan beri bu kadar tanıdık?

Ve o kız çocuğu, gözlerindeki korkuya rağmen minibüse nasıl bindiyse, o korkuyla yaşamaya da devam edecek mi? Yoksa korkusunun üzerine yürüyüp, cesareti mi seçecek? 

İzmir’in gençleri, İmamoğlu’na duydukları sevgiyi yalnızca yürüyerek değil, sanatıyla, mizahıyla, direnişiyle büyütüyor. Çünkü bu sadece bir belediye başkanın tutuklanması değil. Bu, bir kuşağın “Biz buradayız!” çığlığı. Onlar, sustukça değil, konuştukça güçlendiklerini biliyorlar. Ve her geçen gün, bu çığlık biraz daha büyüyor.

Çünkü bir şehrin kalbi bazen öyle güçlü çarpar ki, yalnızca duyulmaz—hissedilir.

Ve aynaya yazılan o cümle, tıpkı o genç kızın bakışları gibi aklımdan çıkmıyor:

“Ne yaptığına bir bak.”

Öyleyse, gerçekten soralım:

Bu gençlere ne yaptınız?